Bir keresi, Myanmar Birliği Cumhuriyeti, diğer adıyla Birmanya’dayken, binlerce yıllık volkan bacasının üzerine inşaa edilmiş Mount Popa tapınağını ziyaretimin dönüşü, bir üç yol ağzında dikilmiş, 50 kilometre ötedeki antik Bagan şehrine otostop çekiyordum. Saat akşam üstü beş civarıydı. Yorucu ve süprizlerle dolu bir günün sonunda, biran önce otelime varıp, keyif yapmak istiyordum. Ama biraz sonra ömür boyu unutamayacağım, her hatırladığımda beni kahreden insanlık dışı bir manzara ile karşılaşacağımı nereden bilebilirdim ki?!

       Yarım saat süren otostop sonunda bir pikap durdu. Ön koltuklarda, şoförde dahil üç tane keşiş, kasada ise, yüzlerine *thanaka boyası sürmüş Burmalı köylüler vardı. Kasaya, köylülerin yanına atladım. Tam olarak altı kadın, bir adam ve küçük bir kız çocuğu. Büyük ihtimal tarla hasadından dönüyorlardı. 

     Beni güler yüzle karşıladılar. Aynı güler yüzlülükle karşılık verdim. Araç hareket etmeye başladı. Herşey şimdilik yolunda gözüküyordu.

      Bir süre, anlaşacak ortak bir dilimiz olmadığı için birbirimize gülüp durduk. Biritiş’lerin deyimiyle *awkard moment yaşıyorduk. Bunu bozmak için, vücut dilini kullanarak isimlerini öğrenmeye çalıştım. Önce işaret parmağım ile kendimi gösterip, heceleyerek adımı söylüyor, sonra karşımda oturan adamı gösterip bekliyordum. Gerçi hemen anlamışlardı. Teker teker isimlerini söylemeye başladılar. Bir tek küçük kızınkini hatırlıyorum; Hayma

       İsimlerimizi öğrenmemizin üzerinden on dakika geçtikten sonra, anı olsun, hem de hoşlarına gider diye video çekmeye başladım. Ama yanımda oturan yaşlı kadın utanıp yüzünü kapattı. Rahatsız olduğunu düşünüp ben de kamerayı kapattım. O sıra karşımda oturan adam eli ile işaret ederek sigara istedi. Yanımda paket sigara yoktu. Onun yerine, Tayland’dayken aldığım iki paket *Drum’dan kalan sonuncusu vardı. Paketi çıkartıp, ‘’Bu olur mu?’’ diye adama sordum. Başıyla onayladı. Hemen bir tane sigara sarıp adama uzattım. Çakmağı yoktu. Benimki ile yaktım. O esnada adam sol el bileğimi yakaladı. Geri çektim. Bırakmıyordu. Elimi bir o yana bir bu yana çevirip incelemeye başladı.  Saniyeler sonra daha da ileri gidip, parmaklarını ön kolumda gezdiriyordu. Tarlada çalışmaktan oluşmuş nasırlarını hissettim. Kolumu çevirip diğerlerine gösterdi. Onların da onayını aldıktan sonra bana dönüp, ten rengimi göstererek ‘’good’’ dedi. Çok şaşırdım. Diğerlerine döndüm. İçlerinden genç bir kadın güler yüzle başını sallayıp ten rengimin güzelliğini ima etti. Çok utandım. Adam elimi bıraktığında, utancımdan elimi nereye koyacağımı bilemedim.

   Yolculuğun yirminci dakikası, hala daha bana yaşattıkları ‘’Çok güzel beyaz derin var.’’ şokunun etkisindeydim. Ama sonra daha da kötüsü oldu; 

    Kasanın kapağına yaslanmış, ardımızda kalan manzarayı izleyerek içimden, bu coğrafyaya gelip, klasları ile sömürdükleri için Biritiş’lere sövüyordum. Bir anda yola paralar saçılmaya başladı. Ne olduğunu anlamak için önüme döndüğümde, paraların ön koltukta oturan keşişler tarafından attığını gördüm. Tekrar arkamı döndüğümde, yol kenarına dizilmiş kadın, çocuk, yaşlı, engelli Burmalı köylülerin etrafta uçuşan paraları, birbirlerini ite kaka kapmaya çalıştıklarını manzarayla karşılaştım. İlk hissettiğim korku olmuştu. Ama sanki sonra zihnim ne hissetmesi gerektiğine karar veremiyordu. Donup kaldım. Taa ki, bir kaç kilometre sonra, elinde bebeği ile bir annenin, kuruş dahi değeri olmayan 10, 20 kayt’lık kağıt paralar için, tek ayağı olmayan yaşlı bir adamla olan mücadelesini görene kadar. Kahrolmuştum. Sanki birisi ciğerime bıçağı saplamış, ben bu insanlık dışı görüntüyü izledikçe çeviriyordu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.