Bir keresi, Nepal.  

    Yorucu otostop gününün ardından, hippi yaşamını ya da organik tarımı tecrübe etmekten çok, tamamı ile cebimde hiç para kalmadığından, gönüllü çalışmalarım karşılığı verilecek yemek ve barınmadan yararlanmak için, İtalyan Elenora ile beraber geldiğimiz Panauti vadisi, Gaggle köyünde bulunan, Tree for Relief organik çiftliğine varmak üzereydik. Ne cesur kız. 4 ay boyunca tek başına önce Hindistan’ı gezdi, şimdi de Nepal’i geziyor. Ayrıca daha 18 yaşında! Onunla Goa’daki bir hippi hostelinde tanışmıştık. Bana bu çiftlikten, haftalar önce orada bahsetmişti. Şimdi de buradayız işte. Organik hippi çiftlik yaşantısına doğru son yokuşu çıkıyoruz. 

‘’Baba Charlie! Baba Charlie!’’ diye seslendi Elenora.  

  Biraz sonra, saçları rasta, kahverengi deri yelekli adam yokuşun başında göründü. ‘’Sonunda geldiniz! Gözümüz yollarda kalmıştı.’’ Bunu söylediğinde ses tonundan ve mimiklerinden şaka mı yapıyor, yoksa uyuzluk mu anlayamamıştım. 

‘’Baba Charlie?’’ diye sordum. Öyleymiş.  

  Kendimizi tanıtacaktık ki, ‘’Öğle yemeği hazır. Diğerlerine katılın, karnınızı doyurun, yarım saat sonra iş başı.’’ dedi otoriter.  

‘’Ok-k-keyyy, bu arada ben Ensar.’’ diyerek elimi uzattım. 

‘’Evet evet biliyorum. Çok çalışan çiftliğimize hoş geldin.’’ Sağ eli ile elimi sıkarken diğeri ile birkaç metre ilerideki etrafı açık mutfağı gösteriyordu. Patronvari tavrına şaşırıp sadece ‘’Peki.’’ diyebilmiştim. Herifin sfenks suratından şaka mı yapıyor anlaşılmıyordu ki! Suratsız hippi. İlk defa görüyorum.  

  Diğerlerinin yanına geldik. İlk fark ettiğim, bir köşede elleri ile metal tabaktan yemeğini yiyen eskilerin hippisi rasta saçlı amca olmuştu. Amerikalıymış. Hemen yanında, yine elleri ile yemeğini yiyen, etrafı kısa, enseleri uzun saç modelinden İspanyol olduğunu anladığım esmer bir genç vardı. Karşı köşede ise, yine elleri ile yemeğini yiyen, benden uzun olsa da yakışıklı olmasın bir Litvanyalı, onun yanında, yine elleri ile yemeğini yiyen İtalyan bir çift ve son olarak, yemeklerimizi hazırlayan orta yaşlardaki Nepalli adam. Mutfaktakiler bunlardı.  

   Sessizce bize ayrılan yere geçip oturduk. Kısa tebessümlerle sunulan hoş geldinler ile yetinmiştik. O da birkaçından. Bize sevgisini gösteren, neşe saçan bir tek Nepalli adam olmuştu. Tabi onunki de uzun sürmedi. Yemeği servis ettiği metal tabaklarımızı bize uzattığında, nazikçe ‘’Kaşık alabilir miyim?’’ diye sorduğumda, bana şaşkın, garip bir bakış atıp, sanki çok ayıp bir şey söylemişim gibi etraftakilere göz gezdirmişti. Sonra, Nepalli’nin bu yaptığı yetmezmiş gibi, o sırada çoktan tabağındaki sulu sebze yemeğini elleri ile iştahla götürmeye başlayan Elenora, soğuk bir sesle bana ‘’Ellerini kullan.’’ dediydi. Havalara bak ya! 

  Keşke, ‘’Ula zibidiler! Sizin burada oynadığınız, sadece birkaç hafta süren organik çiftlikçilik oyununu, ben, yarı hayatım boyunca köyümdeki fındık bahçelerinde, derelerde, ormanlarda, ekip biçerek, sebzeyi bostandan, meyveyi dalından yiyerek yaşadım. Deli etmeyin beni, verin şu kaşığımı!’’ diyebilseydim.  

  Ama demedim. Zaten, ağzımdan ters bir laf çıkmadan Nepalli adam kaşığımı getirmişti. Kendisine teşekkür ettim. İştahla yemeğimi yemeğe koyuldum. Bir iki lokma sonra, bu sefer karşımda oturan İtalyan kız, ‘’Ellerinle yemelisin, böyle daha lezzetli.’’ dedi bilmiş bilmiş.  

  Durduk yere ortamın şehirli balkon çocuğu konumuna düşmüştüm. Ama tabi ki sinirlenmedim.  

   Bir tek, ‘’Evet, dediğin gibi, belki daha lezzetli olur ama, şükürler olsun ki ben başparmağımı kullanmayı öğrendim. Sana afiyet olsun.’’ diye çirkinleşip yemeğimi kaşıklamaya devam ettim. Kibirli hippi. İlk defa gör-müyorum. 

   Yine de, tüm bu yaşananlara rağmen, sessizce geçen yemeğimizi, birbiri ardına sıradağlar manzarası eşliğinde yiyorduk. Bu da bir şeydi. Hatta, ne bileyim, muazzamdı. 

     Yemeğin ardından, benim ve Elenora’nın da katılımıyla, tamamı ile organik malzemeler kullanılan köy okulu inşaatında işe koyulduk. Ekipte en fit ben olduğum için ilk başta bana hendek kazma işi verilmişti. Sonra, Elenora ile yüzde 90’ı inek bokundan oluşan organik inşaat harcını hazırladık. 

  Birkaç saat aralıksız çalışmanın ardından tütün molası vermiştik. Çimlerin üzerine uzanmış keyif yaparken, 11 yıldır Nepal’de yaşadığını, yerli dili akıcı şekilde konuştuğunu ve bir İrlandalı olduğunu öğrendiğim, çiftliğin sahibi Baba Charlie bize, ‘’Bu arada ekipte bir tane de Yunan var. Birazdan gelir.’’ demişti. 

  Bunu duyunca, ‘’Yunan mı?! Ooo, hayır ya! Hadi ama! Bu da nerden çıktı şimdi?! N’olur Yunan olmasın ya! Bana Yunan deme ya! Gerçi, dur bakalım. Şurada bir nehir var, olmadı orada yüzdürürüz. ’’ diye şakayla karışık bir tepki vermiştim.  

Neden böyle davrandığımı ya da ne demek istediğimi hiç biri anlamasa da, sergilediğim mizacım yüzlerini güldürmüştü. Ve evet, artık bu suratsız hippilerle şakalaşabiliyorduk. O kadar saat beraber çalıştıktan sonra sanırım buzlar erimişti. Aslına bakılırsa, mizah toleransı yüksek insanlardı. Görev dağılımının ardından İtalyanlarla, ‘’Arkadaşlar emin misiniz? Sonradan saf değiştirmezsiniz değil mi?’’ diye dalga geçtiğimde de gülüp geçmişlerdi.   

   Neyse, tütün molası bitti. Yeniden işe koyulacağımız esnada, bidondaki içme suyunun bittiğini fark ettim. Çiftliğe geri gidip doldurmaya da gönüllü oldum. Yürüyüş yolunu yarıladığımda, karşıdan, 50’lerinde ak saçlı bir adam geliyordu. Beni fark edince, parmağı ile işaret edip, ‘’Yoksa sen şu Türk olan mısın?’’ diye şaka yollu tehdit etti.  

  Ben de aynı tavrı takınıp, ‘’Yoksa sen de şu Yunan olan mısın?’’ diye sordum. 

     Yanımdan geçip giderken, gözleri kısık, işaret parmağını tehditkar şekilde sallayarak, ‘’Konuşacağız, konuşacağız.’’ diye şaka yollu tehdidine devam etmişti.  

   İş bitti, akşam oldu. Irkçı latifelerim sayesinde tüm ekiple ahbap olmam bir yana, gün boyu beraber çalışırken, Yunan adam ile amca-yeğen olmuştuk. Her fırsatta birbirimize yardım ediyor, *humor’suz, sıkıcı Avrupalıların arasında sürekli şakalar yapıyorduk. Kahkahamız eksik olmuyordu. Şimdi ise, Baba Charlie’nin diğer tüm yapıları gibi; tamamı ile organik malzemeler kullanılarak inşa ettiği, gerçek anlamı ile ‘’nefes alan’’ mutfakta sohbet ederken eğer bizi izleseniz, bu iki Türk (ya da Yunan) ne diye İngilizce konuşuyor diye sorardınız. Hal ve hareketlerimiz, ya da sıcak kanlılığımız. Bilemeyeceğim. Benziyorduk işte.  

     Bunu fark ettiğimde, Yunan amca durumu bana şöyle açıklamıştı; ‘’Dostum, biz Yunan’lar ve Türk’ler, aynı anneden ama farklı babadan kardeşiz. Bizim baba hristiyan idi. Sizin baba ise müslüman.’’ 

Sanırım haklıydı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.