Nazım_Hikmet_ve_Necip_Fazıl_Şair_Kavgasında_İki_Mektup

Sınıfsız bir toplum oluşturma düşüncesinin temsilcisi, toplumun her bireyinin birbiriyle eşit olması gerektiğini savunan ve ideolojisini yaşatmaya çalışan bir şair: Nazım Hikmet. Diğer yandan, İslam dininin toplumsal ve sosyal alanda egemen olması gerektiğini dile getiren, yazdığı her şiir ve yazı ile bu ideolojisini güçlü kılan, siyaseti de yazılarının ana teması haline getirerek bundan güç bulan bir şair: Necip Fazıl.

Aynı dönemde yaşamış, farklı ideolojilerin peşinden gitmiş iki ayrı şair, tuttukları safın ayrı oluşu dolayısıyla zaman zaman tartışmış, zaman zaman birbirlerinin arkasında durmuş. Ancak edebiyat tarihi, Nazım Hikmet ve Necip Fazıl’ı “Aynı göğün uzak yıldızları” olarak nitelendirmiş. Okudukları okul, aldıkları eğitim ve hocaları bile aynıyken, birbirlerini gerçek anlamda anlayan iki arkadaş olarak yaşarken, aniden bu kadar zıt iki görüşü savunmaları nedendir? Ne olmuştur ki bu iki büyük şair birdenbire farklı görüşlerde birbirlerine karşı olmuşlar? Aynı yolun yolcusuyken, farklı yollara giderek ayrı düşmeleri nedendir?

Osmanlı’nın son dönemleri ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında toplumsal yapı, yönetim biçimi, uygulamalarından dolayı oluşan sorunlar, toplumu ikiye bölmüştür. Kimileri, Nazım Hikmet gibi düşünerek, toplumlar arası eşitliği savunmuş, kimileri ise farklı düşüncelere yönelerek İslamiyet’in insanlar üzerinde otoritesi bulunan tek düşünce olması gerektiğini savunmuştur. Nazım Hikmet ile Necip Fazıl arasında yaşanan tartışmanın yegane sebebi bu iki zıt görüştür. 

Nazım Hikmet, 1936 yılında fikir ayrılığına düştüğü eski dostu Necip Fazıl’a “iktidar yalakalığı” yapmaması gerektiği konusunda uyaran bir mektup yazmış. Bu mektup, dönemin edebiyat dergilerinden Varlık’ta yayınlanmış. Nazım Hikmet’in, Necip Fazıl’ı eleştirdiği mektup şu sekilde:

“Sevgili Necip, ismin temiz demek, necîb temiz demektir benden iyi bilirsin. Necip’i necis yapma. Sen en cihanşumül eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın. Bilirim kalemin kıvraktır lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kağıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin Seddi’ni, o lisan-i mücerret dilinle Babali yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip. Sevgili Necip, inandığın Allah’ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye camii direğine çevirme, o kudretli kelimelerini üç kuruşa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere. Sevgili Necip, elinde sur-u israfil var, onu borazana çevirme.”

Nazım Hikmet’in eleştiri ve uyarı dolu bu mektubuna karşılık Necip Fazıl da bir mektup yazmış. Bu mektuptan, sonra kullandıkları sert üslup ve eleştirilerin ağırlığı sebebiyle dönemin edebiyat dergileri mektuplarını yayınlamayı reddetmiş. Necip Fazıl’ın yazdığı mektubun bir bölümü şu şekilde:

“Nâzım Hikmet!
Nafile çabalıyorsun.
Sana kızmıyorum. Kızmayacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklayan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz. Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum. Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başiyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.

Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.”

Nazım Hikmet ile Necip Fazıl arasında başlayan kavganın siyasi olduğu açıktır. Farklı ideolojilerin temsilcileri olarak inandıkları yolu sonuna kadar yürüyen bu iki şair, bugün bizlere de birçok şey öğretmiştir. Öğrendiğimiz şey, inanılan her ideolojinin sonsuz savunucusu olmaktır. Bu uğurda dost düşman da olabilir, bildiğimiz doğrular yanlışa dönüşebilir, savunduğumuz fikrin yanında değil karşısında duranlar olabilir… Sonuç olarak bilinen yol, tüm bilinmez yolların karşısında gidilebilecek en doğru yoldur. Çünkü, bilinmezlik en kötü çözümden daha kötüdür.

Haftaya görüşmek ümidiyle.

Türkolog- Mine Özlem GÜNDÜZ

By admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.