Bir keresi, Singapur. Saat sabah on civarı Jurong East metro istasyonun yakınlarındaki JCube alışveriş merkezinin karşısındaki kaldırımlara oturmuş, ATM’lerin arkasında uyurken insanların yanıbaşıma bıraktıkları ton balıklı sandviç ile kakaolu soya sütünü iştahla yiyordum. Singapur’daki onuncu, sokakta sabahlayışımın altıncı günüydü. 

      Leş gibiydim. Üç gün önce, metro istasyonun diğer yakasındaki alışveriş kompleksinin açıklığında bulunan su fıskıyelerinde, üzerimde deniz şortum ile hızlıca aldığım sabunsuz duştan bu yana yıkanmamıştım. Ne makara gündü! Etrafta şaşkın gözlerle beni izleyen, fotoğrafımı ve videomu çeken Asyalı’lar! Heh! 

      Ama hep böyle değildi tabiki. Ülkedeki ilk beş günümde, iki ayrı evde ikişer gece ve bir gece, Türk restoranında kalmıştım. Ev sahiplerinden ilki, norölog bir bilim kadını, diğeri ise expat Hintliydi. Sonra ise kalacak yer bulamadım. Singapur küçük, Couchsurfing ev sahibi sayısı azdı. O yüzden Jakarta’ya uçak bileti alana kadar sokakta kalıyordum işte. Gerçi, zengin ve gelişmiş bir ülke olduğundan, Singapur’da evsiz yaşamanın standartı baya yüksekti. Sokaklar, benim öğrencilik dönemimde yaşadığım evlerden daha temiz ve ayrıca çok güvenliydi. Hatta öyle ki, insanlar sizden çalmak yerine, son altı gündür her sabah olduğu gibi, size yemek veriyorlardı. 

      Yanlış anlaşılmasın. O günler, sokakta müzik yaptığım için cebimde para vardı. Yemeğimi kendim alabiliyordum. Ama konaklama için hostele para vermek istemiyordum. Geceliği çok pahalıydı. Ayrıca, insanlar yemekleri ben uyurken yanıma koyuyorlardı. 

      Şimdi, bugün, pisim. Kokumu bastırmak için sıktığım bolca deodorant yüzünden kokmadığımı düşünüyorum. Tabi bunun doğru olmadığını; aynı gün, ucuz tütün almak için İndian Town’a metro ile giderken yanımda oturan takım elbiseli bir adamın suratını ekşiterek kalkıp gitmesinden anlayacaktım.  Hangimiz terbiyesizlik yapmıştık acaba? O halimle toplu taşımaya binen ben mi? Yoksa, ne kadar yaptığını umursamasamda, bana göstere göstere yüzünü ekşiten o adam mı? Tartışılır. 

     Tütünümü aldıktan sonra üç durak ötedeki bir üst geçite geçip, ukulele çalmaya başladım. Bu hava kararana kadar böyle devam etti. İyi para kazanmıştım. Ardından günün yorgunluğunu atmak için soğuk içeceğimi alıp bir parka geçip oturdum. Bunun üzerinden on dakika geçti geçmedi kızlı erkekli bir grup, sırtçantalı ve hippi şalvarlı beni fark edip yanıma geldi. 

  ‘’Merhaba, nasıl gidiyor?’’ diye lafa girdiler. 

  ‘’Fena değil, sizden naber?’’ 

  ‘’Biz de iyiyiz. Gezgin misin?’’ diye sordular.

  ‘’Evet öyle diyebilirsin.’’ 

      Bir süre ayaküstü lafladık. Sonra beni ve yaptıklarımı merak edip yanıma oturdular. Öğrencilermiş. Sordular. Nereleri gezmişim, ne iş yaparmışım, ne okumuşum, ne kadar daha gezecekmişim, falan. Ben de anlattım. Beni heyecan ve dikkatle dinliyorlardı. Bir ara, şakayla karışık, ‘’Arkadaşlar, eğer kokuyorsam kusura bakmayın.’’ dediğimde, içlerinden ne okuduğunu şimdi hatırlamadığım Malezya asıllı kız bana, ‘’Hiç merak etme, sen özgürlük kokuyorsun’’ demişti. Sanırım haklıydı. Ben, özgürlük kokuyordum…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.