Vasatların_Önderliğinde_İroniler_Distopyası

Ryan Bradbury, Fahreinheit 451’ de distopik bir dünyayı anlatır. İtfaiyecilerin söndürmek için değil de yakmak için çalıştıkları bir dünyadır bu. Yaktıkları şey ise kitaplardır. Böyle bir distopik romanın karakterleriyiz artık her birimiz. Biraz Fahreinheit’ dan biraz Orwell’in 1984’ünden aşırılıp yazılan bir romanın. İtfaiyeciler henüz yakmaya başlamadı belki ama, bizi koruması gerekenler tarafından öldürülüyoruz. Adaleti sağlamasını beklediğimiz insanlar, adaletin terazisine hile koyanların ta kendisi oldular. Nesil yetiştirmekle görevli insanlar, belki de en eğitime muhtaçlarımız. Ahlaki değerleri düzenlemek için var olan dinlerin en sıkı müritleri, ahlaksızlığın en büyük mimarları oldular. Bu gibi problemleri çözmesi gereken politikacılar ise, kendi refahlarını yükseltmek maksadı ile problem yaratanlar. Kısacası, ironilerin distopyasını yazıyoruz bugün. Hem de o kadar iyi yazıyoruz ki, gelecekte distopik bir roman yazmak isteyen yazarların, bu gerçekliğin ötesine geçebilmek için hayal güçlerini bir hayli zorlamaları gerekiyor. 

Doğanın bir parçası olduğumuz halde doğaya savaş açtığımız, sistematik düşünce katliamları olan, her satırın kafeste tutulmak istendiği, insanların giderek birbirine benzediği bir distopik roman bu. Farklılıklarımızın getirdiği zenginliği unutalı bir hayli zaman oldu. 

İşe çocuklarımızı yanlış eğiterek başlıyoruz. Onlara aklın ve bilimin gerektirdiği eğitimi vermiyoruz, onları tek tipleştiriyor ve sıradanlaştırıyoruz. Böylelikle bu romanın bir ütopyaya dönüşme ihtimalini henüz en başından ortadan kaldırıyoruz. 

Nefret, bu romanın en önemli unsuru. Kıyasıya nefret ediyoruz birbirimizden, neden nefret ettiğimizi bile bilmeden. Çünkü taraflara ayrıldık çoktan. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu da akıl süzgecimizden geçirmiyoruz artık. Ne de olsa başkaları düşünüyor bizim adımıza… 

Öldürüyoruz, öldürülüyoruz bu romanda. Ektiğimiz nefret tohumları büyüyüp çiçek açtıkça, insan hayatını ucuzluyor. 

Nefretle savaşanlarımız bile bunu şiddeti kullanarak yapıyor, nefretin düşmanının sevgi olduğu çoktan icat edilmiş olsa da. 

Her güzel şeye olduğu gibi kadınlara da düşmanız bu romanda. İnsan hayatının zaten değersiz olduğu bu topraklarda, onların yaşamı daha da zor. Öldürülüyorlar, tecavüze ve tacize uğruyorlar. Seslerini yükseltme şansı bulanları ise biz yaftalıyoruz aşağılık ithamlarla. 

İnsanın düşündükçe aklını yitirecek gibi olduğu çocuk tacizleri ve tecavüzleri ise, bu romanın en sapkın ve karanlık cümleleri olarak her sayfada yerini alıyor ne yazık ki. 

Estetik anlayışımızı da kaybettik. Sistematik katliamlarımızın arasına şehirleri de koyduk. Şehirlerin ruhlarını yok etmek için elimizden geleni yapıyor, çirkin ve gri şehirlerde ruhsuz bir kalabalığın arasında hayatta kalmaya çalışıyoruz. Kötü yemekler yiyor, berbat müzikler dinliyoruz. Aptal televizyon dizileri ve programlarıyla vaktimizi öldürerek ölümü bekliyor gibiyiz. 

En büyük ironidir ki; bunlardan istisnasız her birimiz şikayetçiyiz lakin değiştirmek için hiçbir şey yapmadan sürekli birilerini suçluyoruz. İşte bu noktada, ironilerle dolu bu distopik romanın karakterlerine değinmemiz gerekiyor. 

Bu romanın en önemli karakterleri; tahmin ettiğiniz gibi politikacılar, kanaat önderleri, sanatçılar ya da gazeteciler yani alınan kararlarda etkisi veya sorumluluğu olduğunu düşündükleriniz ya da medya sayesinde takip edebildiğiniz ünlü insanlar olmayacaklar. Onların da adı geçecek tabii ki lakin ana kahramanlar; şu ana kadar sadece sıradan insanın hayatını anlatan bir yazarın satır aralarında yer bulabilen, günlük hayatta her an karşınıza çıkabilen insanlar, hatta bu yazıyı okuyan sizler olacaksınız çünkü romanın ana karakterleri, hikayenin oluşumunda en çok payı olanlardır. Bu hikayede en çok payı olanlarsa, yaşananlarda hiçbir sorumluluğu olduğunu düşünmeyen, değişimi istese bile değişimin bir parçası olmaktan korkan, şikayet ettiği şeyler için mücadele etmekten kaçınan, toplumsal problemleri dert ediyormuş gibi görünse de kafasını yastığa koyduğunda bireysel dertleri yüzünden uykusu kaçan, kısaca yaşamak yerine hayatta kalmayı seçen, vasat insanlardır. 

Distopyaların ortak özellikleri, içinde yaşayanların o dünyayı çoktan kanıksamış olmalarıdır. Bugün hala kanıksamamış olan bir avuç insan kaldı geriye. Bu distopyanın içinde yaşarken bile hala ütopyaların peşinden koşabilen, çocuksu hayallerini kaybetmemiş bir avuç insan. Çoktan kanıksayanların, her gün tüketmeye çalıştıkları bir avuç insan onlar. İşte onlar da tükendiğinde, altında milyonların imzası olan bu eşsiz roman tamamlanmış olacak!.. 

Emre Osoy

By admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.