zamska

Ilık bir bahar akşamıydı. Yazar, müdavimi olduğu barın bahçesine oturmuş, her zaman içtiği
viskiden söylemişti. Ara ara sol tarafında kalan deniz manzarasına dalıp gidiyor,
çoğunluklaysa önünde duran boş sayfalara bakarak, bu hafta ne yazacağını düşünüyordu.

Yazmak, garip bir uğraştır. Maddesel boyutta ele aldığımızda, bir kalem ve bir parça kağıt
yeterlidir. Oysa ardında başka şeyler yatar. Sayfaları doldurmak için gerekli olan; elindeki
dolma kalemin mürekkebi değildir. İfade edemediğin acıların, içine sığmayan mutlulukların,
kısaca bastırdığın tüm duyguların hareket eder boş sayfalarda.

Yani kalemini dolduran şey;

Beyninin içinde kopan düşünce tufanından kurtarabildiğin birkaç parçadır.

Tüm bunlar, yazarımız için geçerli değil ne yazık ki. İktidar partisinin finanse ettiği bir
kuruluşun gazetesine yazan köşe yazarının kalemini dolduran şey; para, iktidar arzusu ve
korkuydu.

Bu yüzdendir ki, köşe yazarı gündemi biraz kurcaladıktan sonra, yazacağı konuyu çabucak
seçti. Bu bir tesadüf değildi çünkü; ilhamını yaşamın ta kendisinden değil de korku
imparatorluğundan alanlar için ilham perisi hep oradadır. Hiç kaybolmaz…

Her neyse. Ne diyorduk? Yazarımız köşe yazısının konusunu bulmakta güçlük çekmedi. Tüm
gazete ve televizyonların gündemi, Zamska Cumhuriyeti’nin mülteci sorunuydu. Üç tarafı
denizlerle çevrili, gelişmiş bir ülke olan Zamska, hemen altında, sadece bir su kütlesinin
ayırdığı başka bir kıtadan, farklı ten rengine sahip insanların, göç etmek için cazibe
merkeziydi. Tabii ki bu Zamskalıların fikriydi. Farklı ten rengine sahip insanlar için Zamska,
cehennem kaçışın bir durağıydı aslında. Dünyadaki cehennemden… Açlıktan, tecavüzden,
ölümden…

Henüz bir hafta önce, devlet başkanı Zamska kıyılarına yanaşan, mülteci taşıyan teknelerin
ülkeye kabul edilmeyeceğini kanunlaştıran tasarıyı meclise sundu ve bu tasarı çoğunluğun
oyu ile kabul edildi. İşte bu karar bir haftadır Zamska’nın gündemini belirliyordu ve
toplumun azınlık denilebilecek bir kısmı tarafından, olabildiğince sert bir biçimde
eleştiriyordu. Hükümetin bu kararı, yurtdışında da yankı uyandırmış, insan hakları için
mücadele eden örgütlerin büyük bir tepkisini çekmişti. Başkan, eleştirilerin ortak
hedefindeydi.

İşte yazarın kalemini dolduran mürekkep, bu noktada devreye giriyordu. Gerçek
düşüncelerini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz, evde onu bekleyen üç yaşındaki kızına
sarıldığında neler hissettiğinden bir haber olduğumuz, her gece yatağa birlikte girdiği
karısına karşı beslediği duyguların, toplumsal yönlendirmeler sonucu mu yoksa gerçek
duyguları mı olduğunu kestiremediğimiz yazar, üçüncü kadehinden bir yudum alıp,
purosundan çıkan tok duman eşliğinde, kalemini boş sayfalarda dans ettirmeye başladı.

‘’ Sevgili muhalif arkadaşlar, bu yazımda özellikle sizlerin dikkatini çekmek istiyorum. Geçen
hafta parlamentoda kabul edilen yasa tasarısının yol açtığı tartışmalar hakkında konuşmak
istiyorum bugün. Bu karar, çocuklarımızın geleceği açısından almak zorunda olduğumuz bir
karardır. Ülkemize akın eden göçmen nüfusunun toplumsal yapımıza adapte olamadığı şüphe
götürmez bir gerçektir. Göçmen akımlarının başladığı 5 yıl öncesi ile bugünü
kıyasladığımızda, suç oranlarındaki artış artık kanıksayamayacağımız boyutlara ulaşmıştır.

Özellikle eğitim konusunda büyük sıkıntılar baş göstermiş, kendi geleceğimiz olan
çocuklarımıza yapmakla yükümlü olduğumuz maddi yardımların kaynakları, göçmen
çocuklarına aktarılmıştır. Salgın hastalıkların sayısında büyük artışlar yaşanmış, yıllar önce,
uzun mücadeleler sonucu kökünü kazıdığımız bazı hastalıklar ülkemizde yeniden görülmeye
başlanmıştır. Tüm bunlar, sınırlarımızı dikkatle korumamız gerektiğini gösteren bariz
örneklerdir. Ayrıca size şunu sormak istiyorum. Bugün hükümetin verdiği karara karşı, çok
sert demeçler vermekten kaçınmayan insan hakları örgütleri, mevzu bahis kendi ülkeleri
olduğunda niçin aynı tepkiyi göstermemektedirler? Sınırlarımızda yaşayan mültecilerin,
başka ülkelere dağıtılması konuşulduğunda dünya basını niçin sus pus oluyor? Çünkü onlar,
mültecileri kendi ülkelerinde istemiyorlar. Çünkü onlar, Zamska topraklarını, kendi
ülkelerinde görmek istemedikleri insanlarla aralarında bir bariyer olarak görüyorlar. Bu
yüzdendir ki, Başkanımızın aldığı karar, son derece doğru olduğu kadar, geç kalınmış biz
karardır. Unutmamalıyız ki bu ülkenin insanları olarak hepimiz aynı gemideyiz… ‘’
Diyerek başlayan yazar, bahsettiği olumsuz durumlar ile ilgili istatistiki veriler ile yazısını
süslüyor, gerektiğinde bazı verilerle oynamakta bir sakınca görmüyordu. Yazının sonuç
kısmına geldiğinde, ulusalcı sloganlarını giderek arttırmıştı. Ortaya çıkan işten memnun
olduğu yüzündeki belli belirsiz gülümsemeden anlaşılan yazar, 10-15 dakikalık işinin
kaldığını kestirdiğinde bir sigara molası verdi ve akşam yemeğinde ne yapacağını düşünerek
saatini kontrol etti. Saatler 19:00 ı gösteriyordu.

Biancamare Denizi – 19:00

Uzaktan bakıldığında denizin üzerinde oradan oraya savrulan bir ahşap parçası gibi
görünen derme çatma bir teknenin üzerinde, 20’si çocuk toplam 32 kişi vardı. Ölümü çoktan
göze almış, inandıkları tanrıların onları cezalandırmak için göndereceği yerden artık
korkamayacak kadar çok şey yaşamış on iki insan ve ortalama bir insanın hayatı boyunca
döktüğü tüm göz yaşlarını 12-13 senelik hayatlarına sığdırmış yirmi çocuk. Jennet, o
çocuklardan biriydi. Yerel dilinde isminin anlamı, tanrı merhametlidir demekti. Oysa tanrı,
11 yaşında olan bu tatlı kız çocuğuna henüz merhametli yüzünü göstermemişti. İlk anıları
hatırlama yaşının ortalama 3.5 olduğunu varsayarsak, küçük Jennet sadece yedi yıldır
yaşadıklarını hatırlayabiliyordu. Ancak küçük gibi görünen bu sürede, önce minik bir bebek
olan erkek kardeşini kaybetmişti. Daha sonra günde 1 dolar için on iki saat boyunca zehirli
gazlar solumak zorunda olan babasının ciğerleri daha fazla dayanamadı. Annesine gözleri
önünde tecavüz edildiğinde ise babasını kaybedeli sadece 6 ay oluyordu. İşte bu yüzden 7
senelik hafızasında, kimsesiz kaldığında yanına taşındığı büyükannesine dair hatıralardan
başka mutlu bir anı bulunmuyordu. Yaşadıkları tüm açlık ve sefalete rağmen, Jennet’in en
mutlu günlerini bu yaşlı kadınlayken geçirmişti. Çünkü Jennet için asıl yokluk, babasından
göremediği şefkat, annesinin yüzünde hiçbir zaman göremediği gülümseme ve tanrının ona
karşı olan merhametiydi. Seksenli yaşlarına merdiven dayayan, cehennemin sillesini
defalarca yemiş yaşlı kadın, Jennet’in acılarını dindirmek için elinden geleni yapıyordu.
Minik kalbinde yüzlerce yarım kalmışlık bulunan küçük kız, bunu tüm hücreleri ile hissediyor
ve büyükannesine karşı derinden bir sevgi besliyordu. Jennet’in o teknede olmasının sebebi,
büyükannesiydi. Kısacık ömrüne birçok acıyı sığdırmış küçük torunu için tek umudun, o
topraklardan gitmesi olduğunu bilen yaşlı kadın, Zamska’ya gidecek bu teknede torunu için
bir bilet almıştı.

Tekne 48 saattir biancamare açıklarındaydı. Karaya yanaşamıyordu. Erzaklar tükenmişti.
Neyse ki açlık, bu teknedekiler için çoktan kanıksanmış bir duyguydu. Jennet teknenin kıç
tarafında, hemen kenarda oturmuştu. Göremediği ancak orada olduğunu bildiği Zamska
kıyılarına doğru bakarak içinde kalan umut kırıntılarını düşünüyordu. Simsiyah bir teni,
kıvırcık ve siyah saçları olan bu minik kızın iri siyah gözleri, yaşından beklenmeyecek bir
olgunlukta bakıyordu.

Jennet’in boşluğa dalan gözleri, aniden başlayan çığlıklar nedeni ile etrafa endişe içinde
bakmaya başlamıştı. Bu derme çatma tekne, su almaya başlamıştı. 48 saattir gelmeyen
yardımın o an gelmesini beklemek bir hayaldi. Tekne tam on beş dakika içinde, yirmisi çocuk
otuz iki kişi ve onların hayalleri ile birlikte biancamare denizi açıklarına gömüldü.

Yazar, 19:15 itibari ile köşe yazısını bitirdi. Son olarak tüm yazdıklarını şöyle bir gururla
okudu. Sonuçtan oldukça memnundu. Hesabı ödedikten sonra, güzelim Biancamare denizinin
manzarasına tekrar şöyle bir baktı ve evine doğru yola koyuldu…

Emre Osoy

By admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.